2017
October 23

Buena Aventura

Tabii ki İspanyolcada aventura‘nın ne anlama geldiğini biliyorsunuz! Avantür kelimesi Türkçeye nereden geldi sanıyordunuz? Diğer yandan buena: iyi, güzel veya harika demek.

Şimdi size Harika Maceramı anlatayım. 2014 Eylül ayının ilk haftası Colombia’nın Santiago de Cali şehrindeydim. 6 Eylül sabahı üniversiteden öğretim üyesi 3 arkadaş (Jaime, Vladimir & Claudia) ile Santiago de Cali şehrinin 50km kadar yakınlarındaki dağ köylerine gittik. Amacımız Predio Yanaconas denilen milli parkta yürümekti. Tabii, olağanüstü dağ, orman, ağaç, bitki, çiçek, kuş ve kelebek zenginliklerine hayran kalarak yolumuza devam ettik. Fotoğrafların bir kısmı aşağıdaki slaytlarda.

 

Çok daha ilginç yanı, bu yürüyüşümüz sırasında bir Chiva otobüsüne raslamış olmazdı. Daha önce sadece fotoğrafını veya tablolarda resmini gördüğüm bu otobüslerden biri birden karşımızda belirdi ve ben de fotoğrafını çektim! Chiva, Kolombiya ve Peru’nun dağ köylerinde ulaşımı sağlayan ve yerel sanatçıların süsleyip bezediği otobüsler. Bu tip otobüsler yıllar önce Türkiye’de de vardı ama biz böyle hiç süslemedik sanıyorum.

 

Ancak bundan sonra çok güzel bir macera yaşadık (buena aventura). Maceramız, Jaime isimli hoca arkadaşımızın birazcık eskice arabasının yürüyüşden dönüş yolunda bozulmasıyla başladı.

Tamirciye telefon da problemi çözmedi, ne yazık ki. Tamirci, yarım kadar saat bekleyip, yeniden çalıştırmayı önerdi ama bu da işe yaramadı. Bu arada iyice karanlık çöktü. Ben, Vladimir ve Claudia, belki bir araç buluruz diye köy merkezine doğru yürüdük ve bize otobüsü beklememiz önerildi.

Döndüğümüzde araç sahibi arkadaş (Jaime) aracı önüne parkettiğimiz köy evinin sahibi ile sohbet ediyordu. Jaime bana onu “arkadaşım”, diye tanıttı! Çok şaşırdım, “bir dağ köyünde bir arkadaşa rastlamak ne güzel bir şey” dedim .. “yok, yok”, dedi, Jaime, “yanlış anladın, şimdi arkadaş olduk! Açıkladı: biz Kolombiyalılar böyleyiz işte, anında arkadaş oluruz.”

Çok haklıymış; Jaime’nin yeni arkadaşı da bize yardım etti, aracı bahçesinin içine parkettik; Jaime, “ben yarın tamirci ile gelene kadar burada güvende olur” dedi. Bu birinci arkadaşlık vakası!

Yol kenarında beklerken, bir Chiva otobüsü geldi ve biraz önce fotoğrafını çekmiş olmakla övündüğüm o otobüslerden birine binmiş oldum! Evet, ben bir Chiva otobüs yolcusu olmayı başardım.

Yarım saatlik takır tukur bir yolculuktan sonra yakın bir köye vardık. Köy merkezinde kadın erkek bir çok kişi bizimle ilgilendi, benim yabancı olduğumu anlayanlar gelip elimi sıktı, bana sarıldı ve sohbete başladı! Bu ikinci arkadaşlık vakası!

Bizim için taksi olarak çalışan eski bir jeepi önerdiler. Markası Jeep değil ama doğrusu ne anlayamadım. Hemen sürücü ortaya çıktı; o bizi beklerken, yeni bulduğumuz köylü arkadaşlarımızla sohbeti koyulaştırdık. Bir tanesi bana yüksük kadar bir bardağın içinde suya benzer bir içki ikram etti; ben Vladimir’e baktım, o bana “likör” deyince, yeni bulduğum bu arkadaşlıklardan değerli başka bir şey olabilir mi diyerek içtim!! Bu da üçüncü arkadaşlık vakası!

Bir saat kadar sohbet ettiken sonra arkadaşım bana kendi pançosunu zorla hediye etti.
Evet, aynen öyle oldu. Bu da dördüncü arkadaşlık vakası!

Sonra tarihi jeepimize atladık.

Ne kadar tarihi olduğunu size bir fotoğrafla anlatmaya çalışayım; örneğin, hiç bir göstergesi yok ve sürücümüz içeriye toz girmesin diye karton kullanmış.

Bu da kendisine çaktırmadan bir selfie çektim. Fotoğrafda ayrıca üzerimdeki mavi renkli panço da görünüyor. Biraz karanlık, idare edin.

Jeepimiz bizi adı 30 Kilometre olan bir köye getirdi. Evet yanlış duymadınız, köyün adı 30 Kilometre. Bu ismin sebebini Vladimir ve ben, köyün Santiago de Cali’ye olan net uzaklığına bağladık. Gerçek sebebi henüz öğrenmiş değilim.

Bu köyde tarihi sayılmayacak ama yine de eski bir otobüse bindik ve Santiago de Cali şehrine döndük.

Harika Maceram bundan ibaret.

Bu maceradan şunu öğrendim: Hiç arkadaşım yok diyorsanız, yanılıyorsunuz; Colombia’ya gidin. Evinin bahçesinde arabanızı parketmenize izin verecek, köye girdiğinizde hemen yanınıza gelip sizinle konuşacak, içkisinden ve yiyeceğinden size ikram edecek ve sırtından pançosunu çıkarıp size giydirecek Colombia’lı arkadaşlarınız olacaktır.

Viva Colombia. Viva Colombians. I know well that you will never despair because your essences are love and friendship. The world has much to learn from you.

2017
October 22

Climbing Ağrı Dağı

A majestic volcanic mountain called Ağrı Dağı, in English the Ararat, rises in eastern Turkey, on the border of Armenia and Iran, visible from 3 countries. It is the tallest mountain in Turkey. I measured the height as 5132m using the aster method when I was at the summit. However, many geography books claim it to be 5165m; several guides told me that this information is incorrect and the correct value is about 5135m. Indeed, the Google Map says that is 5137m (16,854 feet).

Its mythical story notwithstanding, it is a beautiful mountain majestically visible from Turkey, Armenia, and Iran. Together with her younger sister Küçük Ağrı Dağı, in English Little Ararat, (3925m, the 6th tallest mountain in Turkey), it has gorgeous views in all seasons.

 

Climbing Ararat

A usual climbing expedition takes 5 days and 4 nights to get to the summit and to return. There are known 5 routes to the summit. The currently used (and the most popular) route is the Southern route, which starts from the town of Bayazid (official name: Doğubeyazıt), more specifically, from a town called Çevirme (Çarme, in Kurdish) at the elevation of 2189m. This is the route I took with my team to climb.

On the other hand, the Western route requires walking over a glacier on the west side of the mountain after about 4000m, which is more dangerous. There are two Northern routes, via the town of Iğdır, one of which requires technical climbing, while the other seems to be similar to the popular Southern route in difficulty. There is also an Eastern route which is less known and used, but does not seem to be too challenging.

Climbing Ararat via Southern Route

The Southern route climbers start the first day by arriving the Çarme Village (elevation: 2189m) with car, and climbing up to the Base Camp (elevation: 3361m) during the first day. This walk takes 4-5 hours. The first night is spent at the Base Camp.

The second day, there is about 4-5 hours of climb to the Second Camp (elevation: 4200m) for acclimating. The Second camp is much rockier, and has smaller area for tents. Acclimating climbers usually do not spend time at there, instead spend their hour at about 100m below. The team returns to the Base Camp during the second day and spend the night at the Base Camp.

The third day the climbers go up to the Second Camp and actually put their tents up and “try to sleep” there for a few hours.

At around 1am, which is now the beginning of the fourth day, climbing to the Summit (5137m) starts from the Second Camp (4200m). After about 4700m, the Ararat glacier starts and climbers need crampons. The Summit is reached usually around 6-7am (in 5-6 hours) which is also the beginning of the fourth day. The Summit is usually very cold (-5 Celsius or below, in July) and quite windy, it is not possible to stay too long there. Snow and ice storms are very common, but there are also windy and sunny days. The climbing party starts descending to the Second Camp which takes about 4 hours. After spending a few hours at the Second Camp the party returns to the Base Camp during the fourth day, before the Sun sets. The fourth night is spent at the Base Camp.

In the morning of the fifth day, the party returns back to the Çarme Village.

It is of course possible not to be able to proceed, if the weather turns from good to bad at any given time. Depending on the weather conditions, the party may have to return from the First Camp, or the Second Camp or somewhere after that, before reaching the Summit. Life happens!

My Climb: Day 0

I flew from Ankara to Iğdır on Monday afternoon, July 21, 2014. Iğdır is one of most beautiful towns in eastern Turkey, full of fruit trees and gardens. It is located on the northeastern side of Mount Ararat. Basalt rocks  fallen from the mountain create a gorgeous view as one drives from Iğdır to Doğubeyazıt.

I met my guide Cemal Güneş before the evening when I arrived at Doğubeyazıt, and we reviewed and completed my equipment needs.

My Climb: Day 1

At 8 am on July 22, I found him in the town and we drove to the hotel where the climbing teams were staying. My team had 2 other members from Catalonia — they did not want to be identified as from Spain: Tony and Joan. There was another team, consisting of 17 Danish citizens and 2 guides (Yıldırım ve Bülent). Two vans took us from Doğubeyazıt to the Çarme Village, which takes about 1.5 hours of drive. The elevation of Çarme is 2189m. Once arrived at Çarme, the vans unloaded the tents, food and everything else, which were to be taken by mules and horses, while we walked over a rocky terrain about 5 hours in order to get to the Base Camp which is at 3361m.

 

 

*******
.. in progress

2017
October 22

About my name

I have a relatively long name, if you consider my first, middle and last names together. As individual pieces they are pretty short: Çetin means tough, difficult or insurmountable, while Kaya means rock or boulder, which makes my first and middle names as Çetin Kaya, a rock that is  difficult to climb rock or an “insurmountable rock”. One might get the impression that my parents  must have been pretty ambitious about me when they decided to name me, however, the real story is simpler and somewhat poignant: Çetinkaya is the name of a small town and train station between Sivas and Erzincan, two eastern cities of Turkey:

 

When my mother was pregnant, my father took a train from Istanbul, where he was doing his 24-month-long military service, and came as far as the town of Çetinkaya, where the train was stranded due to heavy snow. They were stuck there many hours, hungry and thirsty, until the snow was cleared out. The people of Çetinkaya brought bread and tea for the unlucky passengers of this coal-powered steam train, looking probably something like this:

 

This memory forever carved into my father’s brain is the story behind my unusual name. I say it is unusual because most people in Turkey have classical names, such as, Ahmet, Mehmet, Mustafa, and Ömer.

Furthermore, my last name Koç means ram (male sheep), which is a completely random choice. [Note: Since Koç is pronounced like Coach in English, my non-Turkish students often call me Dr. Coach or Professor Coach. ]

Someday I could tell you more; suffices to say that one day suddenly the Turkish Government of the day (1930s) decided that everyone should have a last name, and a clerk appeared by my grandfather’s door. Apparently, my grandfather selected this last name within a few seconds when asked by the clerk to quickly produce a last name. A few of my father’s cousins selected other and equally arbitrary last names, such as Balkı and Akyol. Thus, different branches of my family (my grandfather’s cousins) have different last names. These last names are not our “family names”. Due to the name of our great grandfather, we are known as “Şamo Tribe (Şamo Takımı)” in Kars, Ağrı and Iğdır. Another long and deep story.

 

2017
October 21

Zamanın durduğu mekanlar

İstanbul’un baş döndürücü akışından ve titreşiminden uzak durmak mümkün değil gibi geliyorsa da, bu tam doğru değil. Bu akşam 4 gibi Boğaz’ın Anadolu yakası sahil yolunun trafiğini enlemesine yayan geçerek, Hamid-i Evvel (Beylerbeyi) Camiinin bahçesine girdim. Girer girmez zaman sanki durdu; belki tam durmadı ama 1000 defa yavaşladı. Trafiğin gürültüsü caminin kalın bahçe duvarlarını delip geçemediği için herşey sessizlik içindeydi. Caminin bahçesindeki sıralarda oturanlar mı dersiniz, balık tutanlar mı, herkes ya hiç hareket etmiyor veya çok yavaş hareket ediyorlardı.

Kedinin biri ise derin bir uykuya dalmıştı. Uyanacak gibi değildi.

İstanbul işte böyle bir şehir. Uçak hızı, araç hızı, insan hızı var .. ama zamanın durduğu veya hızın sıfıra yakın olduğu mekanlar da var. Öyle bir ortamda sonsuza kadar huzur içinde oturabilirsiniz. Sizi hiç bir şey ırgalamaz. Ancak şimdi (evlatlarının gereksiz aceleci geleceğini tahmin eden) ecdadın niçin böyle yerlerde mesken tuttuğunu anlayabiliyorum.

2017
October 21

Siz nerelerdeydiniz?

Ben kendimi bildim bileli
Hacı Yunus dedemin fidanlığını yağmur ormanları
Kör çayı Amazon nehri sanırdım
Ne zaman bir ucundan girsem
Kartalların beni sırtımdan kapıp götüreceği korkularını yenip
Boğa yılanlarıyla aklımdan güreşir
Kızıl karıncaların yuvalarına basmadan sıvışırdım
Ama her şeyden daha önemlisi
Hiç ağlamadan evime dönerdim